Blogger Template by Blogcrowds

Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Ahmet Altan' ın yazdıklarını okumam gerekir gibi hissettiğim bir dönem vardı hayatımda, sanırım 22- 23 yaş civarı..Bu kitap da yanılmıyorsam o dönemime rast gelir..

Rast geldiği bir başka şey ise Ahmet Altan' ın Amerikan filmlerinden kopya çektiğini düşündüğüm içimi bayan ve "ben" olmayan bir ruh halidir..

İnsanlar gerçek hayatta genellikle böyle yaşamamaktadırlar ya da yaşayan bir kesim varsa da bu kesim sağlıksız ruh halinden muzdarip, obez egolara sahip, narsistik buhranlar geçiren zavallı bir kitledir.

Aldatmak ise..Özetle zengin ve kariyerli bir kadın heyecanlanıyor bir erkek için, cinselliği de barındıran türden bir heyecan bu..Sonra birşeyler yaşıyorlar ama bitiyor..Kadın aynı heyecanı sürdürmek için kleptomanik bir ruh haline bürünüyor, çalıyor..Sonra ortaya çıkıyor..Sonra kitap bitiyor..Sonra ben sıkılıyorum bu tür kitaplardan, bir daha Ahmet Altan okumuyorum..

Bir de bu kitabın çalıntı olduğu iddiası da var ki..



Ahmet Ümit' in diğer kitaplarını öğrencilik yıllarımda evden okula giderken ve dönerken okudum otobüslerde. Kolay okunan ve bende merak uyandıran kitaplardı hepsi. Ama Bab- ı Esrar' ı meraktan değil, Aşk' ı okuduysan bir de bunu oku diyenlerin sözünü dinlediğimden okudum.

Bence Aşk ve Bab- ı Esrar aynı türün romanları olmadıkları gibi aynı cümle içinde eleştirilmemeliler de. Aşk tasavvufi bir birikimin özü bence, Elif Şafak adına..Bab- ı Esrar' da ise sığ bir tasavvuf içselleştirmesi, garip ve mistik bir kurgu var..

Yani bence olmamış..Ne maneviyatıma ne de cinayet romanları seven içimdeki küçük kıza hitap edemedi.

Ve de bence Kimya Hatun' u Şems öldürmedi..



Önce Aşk' ı okudum..Sonra Kimya Hatun' u oku dediler, aldım okudum.

Herşeyden önce kötü bir çeviri olduğunu belirtmem gerek..Çeviri hatalarının dışında yazardan kaynaklanan tutarsız bir anlatım dili var, bazen Kimya Hatun anlatıyor bazen yazar, ama bu geçişler ani ve anlatım bozukluğuna sebep olacak şekilde özensiz..

Kitapta ise..Kimya Hatun Mevlana' nın üvey kızı..Aşk' ta eti senin kemiği benim diye Mevlana' ya teslim edilmiş bir mürit idi, bu romanda ise Mevlana' nın ikinci eşinin ilk evliliğinden olan kızı..

Mevlana' nın haremi sıkıcı, boğucu ve fazla tutucu..Dedikodu dolu..Kimya Hatun burda sıkılıyor..Tek eğlencesi Alaaddin ve onunla geçirdiği zamanlar..Şems geliyor birgün, herşey daha da kötü oluyor. Mevlana adeta yoldan çıkıyor(!). Dindar olsam burda töbe haşa derdim değil mi, ama öyle, yani bu kitapta öyle.Mevlana yoldan çıkıp içki, müzik ve eğlence alemlerine dalıyor. Şems de öylesine nefsine düşkün ki, Kimya Hatun' a aşık oluyor ve onu kendine eş olarak alıyor..Çok kıskanıyor, eve kapatıyor, derken döve döve öldürüyor Kimya Hatun' u..

Olur mu böyle şey?!?Bu kitap bende öfke uyandırdı desem, cehaleti çağrıştırdı desem, taraflı yazılmış desem, bence yalan dolan dolu desem..Desem ha desem..İnanmadım desem..

Şems gibi bir güneşin, Mevlana' nın güneşinin, bunca nefsiyle ve zaaflarıyla hareket etmesi, bunca zaafının esiri olması, bir canlıya bilerek ve isteyerek acı vermesi, aşk dolu Mevlana' nın da buna ses etmemesi..

Bu kitabı okumasanız da olur desem..

...Baba sevgisinden mahrum kalmış olmam,beyaz hayat defterimdeki tek kara lekeydi.Şimdiye dek kimse bana gerçek aşkın erkeklere ait bir hak olduğunu,dolayısıyla babam olsun veya olmasın bir erkeğin eninde sonunda annemi benden alacağını ve beni bir düğün alayının çıkardığı toz bulutları arkasında yalnız bırakacağını anlatmamıştı...



Orhan Pamuk' un ikinci romanı.

Üç kardeş babaannelerini ziyaret etmek için İstanbul' a yakın Cennethisar kasabasına gidip orada bir hafta geçiriyorlar ve roman bölüm bölüm birinci tekil kişilerin ağzından anlatıyor olan biteni..Torunlardan biri tarihçi, biri devrimci, diğeri ise zengin olmak istiyor. Babanneye bakan bir de cüce Recep var..

Okuduğum en gerçekçi romanlardan biri, -mış gibi yapmayan ve "evet trajik ama hayat bu" dedirten yaşantılar..

Roman 1984 Madaralı Roman Ödülü' nü ve 1991 Prix de La Découverte Européenne (Avrupa Keşif Ödülü) almış..

En aklımdan çıkmayan ise Anadol..Bir Anadol' um olsun istediğimi çok net hatırlıyorum..


Öğrencilik yıllarımın vazgeçilmezlerinden biridir bu kitap..Ve de çok sevgili Irvin Yalom..Keşke bir dönem öğrencisi olabilsem dediğim hoca..

Kitap Nietzche' nin hayatını psikanalizden beslenerek anlatıyor..19. yüzyılda yaşamış psikanalizin kurucusu Sigmund Freud' a Josef Breuer ve Lou Salome eşlik ediyorlar roman kahramanı olarak..

Nietzche' yi henüz kimse tanımıyor, hayatını izole olmuş bir şekilde sürdürüyor ve umutsuz..Lou Salome onu Josef Breuer' e götürüyor..Psikanalizin gizli kurucularından Dr. Breuer biraz da Salome' nin güzelliğinin ve entellektüel gücünün etkisiyle tedavisini üstleniyor..

Kitabı okuyunca psikanaliz tarihinde Breuer' in önemli yerini daha iyi kavrıyorsunuz, Freud' un beslendiği sosyal çevreyi ve de..Freud ve Breuer arasındaki psikanalize dair diyolaglardan ayrı bir kitap çıkar bence..


...İnsanlar vedalaşırken, genellikle olayın sürekliliğini inkar eden sözler dile getirmeyi severler: Birbirlerinden ayrılırken 'Auf Wiedersehen' yani tekrar görüşene kadar, derler. Yeni bir araya gelme planları yapmakta çok aceleci davranırlar, ama bunu unutmakta daha da acelecidirler...
"Bilinçli bir anınız yok" dedi Nietzsche. "Ama anılarımızın çoğu bilinçaltında varlığını sürdürür."
"Yaşarken yaşayın!"




Kütüphanemde bekleyen ama elime aldığımda iki günde biten türden..İki gün boyunca neden o kadar çok yemek yediğimi ve doy-a-madığımı düşününce, gerçekçi anlatımına ve Behçet Necatigil' in muhteşem çevirisine suç bulmamak mümkün değil..

Kitabı okurken açlıktan ne kadar korktuğumu fark ettim..Ahlaklı olmanın hiç bir durumda kişiyi terk etmediğini ve de..Bu ahlaklı kitap kahramanı 1800 lü yıllarda yaşıyor, çoğu zaman aç ve tek geçim kaynağı yazdığı makaleler, ama açlığın sebep olduğu fizyolojik ve psikolojik buhranlar çoğu zaman yazmasına da engel oluyor..Kitap bunu anlatıyor; açlığı, yazamayı ve yazamayacak hale gelmeyi, ahlaklı olmayı ve kalabilmeyi, açlığın kişiyi ne hale getirdiğini..

Knut Hamsun Nobel Ödüllü bir yazar, başarıyı yakalamaya başladığı eseri ise "Açlık", öncesindeyse açlık onun da hayatının gerçeklerinden biri,inadırıcılığını buna borçlu bu kitap..



Babamın beni Anavarza Kalesi' ne götürdüğü günü unutamam..Heyecandan ağlamaklı olmak ne demek, o hal demek işte..İnce Mehmet buralarda mı at sürmüş, Yaşar Kemal burdan mı beslenmiş her romanında, acaba benim de ruhumun bir kısmı buraya mı aitmiş, beklesem İnce Memed gelirmiymiş..

"Anavarza toprağı, binlerce yıllık ölü Anavarza şehri, sarp kayalığında kaleleri, delirircesine taşan Ceyhan ırmağı, Savrun, Sumbas çayları, kuşları, kartalları, çiçek azmanı çieçekleriyle, böcek azmanı böcekleri, bire bin veren tarlaları, akçasazı, sarı sıcağın altında buz gibi aydınlık çaykaralarıyla, tozlu yolları uçan balıklarıyla, verimli, doğurgan, durmadan doğuran bolluğuyla Çukurovanın ortasına, sıcağına serilmiş, sevdayla, şehvetle, rahat gerinir."

İşte böyle severim ben Yaşar kemal' i, e bir de bence hala Toroslarda gezinen, olmadı benim ruhumun erkek tarafında kendini gösteren İnce Memed..

Dört cilt, her birini bir haftada bitirdim..Çok üzüldüm bittiğine..Ah unutsam da ilk defaymış gibi tekrar okusam..Çukurovamın ,memleketimin en güzel insan sesleri, en güzel deyişleri, en ballı küfürleri, en nallı bedduaları, en erkek İnce Memed' i..

İnce bedenine kocaman kahramanlıklar sığdıran, küçükken Ağasına büyüdüğünde ise bu düzene isyan eden, bunun için yaşayan, köylünün umudu..İnce Memed ölmez, çünkü her yerde görür köylü onu,imi timi bellisiz olsa da..


"Alidağı tarafına doğruldu. Bir kara bulut gibi köyün içinden süzüldü, çıktı. Gözden yitti. Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzünün beş köyü bir araya geldi. Genç kızlar en güzel giyitlerini giydiler. Yaşlı kadınlar sütbeyaz, sakız gibi beyaz başörtü bağladılar. Davullar çalındı... Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan çakırdikenliğe gidip ateşe verdiler. İnce Memedden bir daha haber alınamadı. İmi timi bellisiz oldu. O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yanar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık parlar. Dağın başı üç gün üç gece ağarır, gündüz gibi olur..."



İhsan Oktay Anar iyi bir masal anlatıcısı bence..Hayata dair..İçinde aşk, ölümle muhabbet, sevgiliye hasret, çocuklara eğlencelik, büyüklere dersler çıkarmalık ama illa okunmalık..

Puslu Kıtalar Atlası beni daha çok etkilemişti, ama Efrasiyab' ın Hikayeleri de bir solukluk kitaplardan..Neden daha az etkilendim diye düşünüyorum..Sanki yazar bazı yerlerde durmuş düşünmüş, nasıl bağlayacağını bulamamış ve orada kısa kesivermiş gibi..Daha çok anlatılacak şey varmış ama yazmayı unutmuş gibi..Ya da anlatayım hadi demiş ama cümleleri özensiz kurmuş gibi..Oldu bittiye gelmiş gibi..

Cezzar Dede ve Ölüm arasında geçen diyaloglar, Ölüm' ün Cezzar Dedeye yaşayabilmesi için anlatacağı hikayeler karşılığında biraz daha zaman tanıması, sıra ile hikaye anlatmacalar..Başlıklar ise, aşk, ölüm, din, cennet..

"Benim dünyada tattığım en büyük lezzet, hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum."


Orhan Pamuk' un bütün kitaplarını okudum, onu okuyamayanlardan değilim yani..Üstelik Yeni Hayat hariç hepsini severek ve hızla okurum..Ama en severek ve en hızla okuduğum kitabı eminim ki Cevdet Bey ve Oğulları olmuştur..

Cevdet Bey ve Oğulları Orhan Pamuk' un ilk romanı..Bunu duyunca daha da etkilendiğimi hatırlıyorum, ilk romanı olmasına rağmen oturmuş ve kendine has bir yazı stilinin olmasından..

Üç kuşaklı bir hikaye bu..Türkiye Cumhuriyeti' nin yaşamaya ve yaşanmaya başlamasının özel hayatlara yansımasını da anlatan, 1900lerin başından günümüze yaklaşan..Her Orhan Pamuk romanında olduğu gibi yine Nişantaşı roman karakterlerinden biri..Apartman hayatı, değişen yaşamlar ve Nişantaşı..Üç kuşak, kuşaktan kuşağa aktarılanlar ve bir köşede unutulanlar..

Orhan Pamuk bu eseriyle 1979 Milliyet Roman Armağanı' nı ( Karanlık ve Işık adıyla) ve 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü' nü almıştır.


Sarılırken, uyurken, konuşurken, hatta uykuya dalarken koklayanlardanım..Ve de kokuyu değerlendirme kriterlerinin tepesine yerleştirenlerden..

Kitabın adı "Koku", buna ilaveten bir de seri katil tanımlaması..18. YY Fransa' sında yaşanan bir trajedi, bir koku alma ve yaratma dehasına sahip Jean- Baptiste, ama kendi kokusunun olmadığını fark edişi..Bunun üzerine en güzel kokuyu üretebilmek için insanlardan ve onların "kokulu" tenlerinden faydalanmaya başlaması, kokuyu damıtabilmek için onları öldürerek..En sonunda o kokuya ulaşması ve onu bekleyen son..

Filmini de izledim, önce kitap sonra film ikilemelerinde genelde hayal kırıklığına uğrardım, bu sefer öyle olmadı..Beğendim..


Meryem..Harami, yani haram olan, yani piç..Annesiyle seçilmiş bir yalnızlıkta yaşıyor, babası kahramanı ve perşembeleri aksatmadan kızına geliyor..Meryem hep onunla yaşamaya karar verdiğindeyse hikaye başlıyor..

Leyla..Ağabeylerinin özleminden dolayı akıp giden hayatı ve hatta kızına da görmezden gelerek yaşayan annesi ve Leyla' ya bildiği herşeyi aktarmaya adanmış öğretmen babasıyla kendini mutlu hissettiği bir hayatı paylaşıyor..Tarık ise hayatının en önemli yerinde duruyor, dost hallerinin dışında ilk aşk halleriyle de..Afganistan' dan gitmeleri gerektiğini anladıkları anda onun hikayesi de başlıyor..

İki kadının mutluluğu ramak kala kaçırmaları ve paylaştıkları herşeyin ortak mutsuzlukları haline gelmesi..Bu arada tabiki gene Afganistan..Kadın bakış açısıyla okuyunca empati kurmak çok acı veriyor..

Ve de aşk..Hem de her türlüsü..Çocuğuna, eşine, sevgiliye, anne ve babaya, Allah' a..Bu kitapta hepsi var..

Uçurtma Avcısı' nı yazmıştım..Bin Muhteşem Güneş' i de onu tanıttığım postuma gelen yorumlardan okuyarak aldım, iki günde bitti!!!Çalışmasam bir günde biterdi eminim..Tek soru işaretim finalde Amerika' nın sütten çıkmış ak kaşık olarak okuyucuya aktarılması..

Okunası, hem de nasıl..

Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşini...




Sonunda okudum..Bir itiraf, çocukluğumdan bu yana Dostoyevski okumaya çalışırım..Evet, kelimenin tam anlamıyla "çalışırım"..Akmaz, "kitabı elimden bırakmak istemedim" gibi haller hiç olmaz..

"Kumarbaz" ı okudum, sanırım beklentilerim yüksek, sonsuz ruhsal analizler bekliyorum, ya elimdeki çeviri iyi değil, ya da o kadar da ruhsal analiz beklemek iyi değil..

Kocaman bir Rus topluluk, arada İngiiz ve Fransız da var, kumar oynanan bir şehir, merkezde paranın olduğu evlilik ve ilişki entrikaları, kumar oynarken neler olduğunun fizyolojik ve psikolojik analizleri..

İşte yazdığım( daha doğrusu yazamadığım) gibi bir okuma oldu benim için..

Dostoyevski ısmarlama üzerine yazmış diyorlar bir de okuduğum bazı forumlarda..

Gene de pes etmeyeceğim, devam edeceğim Dostoyevski okumaya, var mı öneebileceğiniz iyi bir çevirmen???


Vedat Türkali..Üniversite yılları..Cadde-i Kebir' deyim (Cafe- Bar olan)..Vedat Türkali kapının önünden geçiyor..Düşünmeden dışarı fırlıyorum..Kolundan tutup, gelin bir kahve için lütfen diye ite kaka içeri sokuyorum..O beni duymakta zorlanıyor, işitme cihazını fark ediyorum, ben inanmakta zorlanıyorum, bu kadar harika nasıl yazılır..

Vedat Türkali'nin tüm kitapları için söyleyebileceğim kesin bir şey vardır, kaç sayfa olursa olsun, 2 günde bitirilesidir her biri..

Bir Gün Tek Başına benim tanışma okumam..Vedat Türkali hayatıma bu kitapla girmiştir..Annemle babamın ortak kütüphanesinden öylece çekip çıkardığım anı da dün gibi hatırlıyorum..

Vedat Türkali siyasetin gündelik yaşamlarındaki izdüşümlerinden bahsetmeden duramaz, ben de onu okumadan duramam..Bir Gün Tek Başına ihanet, aşk, tutku ve 60'lar..Güvenmek ya da güvenmemek..Evli ve siyasi sorguda çözülmüş ve kendi öz sorgulamasında da çözülmek üzere olan bir adamın aşık oluvermesi, evli ve çocuklu olduğunu belirtmek gerek bu arada..

Bir de ödüller..Milliyet Yayınları 1974 Roman Ödülü, Orhan Kemal 1975 Roman Armağanı..Vedat Türkali'nin ilk romanı..

"Sevgiye de, sevgisizliğe de, istemenize karşın ara veremiyorsanız yitiren sevgi oluyor sonunda.."


Adam çok aşık, kadın da..Kadın çok hasta, bence adam da..Aşk çok deli, bir de çiçeklerle yaşamak var tutkunun kavalyesi..

Ölümün geleceğini bilmek, ölümün kendini hatırlatmayı sevdiği bir yaşam, kendi ölümünü düşünmez ya insan, bunun mümkün olmadığı hal..

Yaş farkının hayat farkı olmadığı kadın- erkek halleri..

Kimi bünyelerde yan etkisi depresyon olabilecek roman..

"Madem öleceksiniz, adam gibi öleceksiniz..Bunu sağlayacağım.."



Yalom' un her kitabı, hem kolay okunurluluğu hem de bilenlerin satir aralarindan çekip alabileceği teorik bilgi aktarımlarıyla, çömez öğrencilik yıllarımdan bu yana hep okuma listemin gözdelerinden olmuştur..

Bugünü Yaşama Arzusu : Schopenhauer Tedavisi ise grup terapi sürecini anlatan çok keyifli bir roman..Üstelik de filozof Schopenhauer' u bu sayede tanıdım, adını duymaktan değil tanımaktan bahsediyorum ama..Romanda Schopenhauer hayat hikayesi ve hayatı sorgulama yöntemiyle de var çünkü..

Varoluşçu psikoterapinin mühim sorunudur ölüm..Romanımızın terapisti Julius ise kendi ölüm tarihinden haberdardır artık, hastadır çünkü..Bu son zamanlarındaki bilgeliği ona hastalarını düşündürür, bitmemiş terapileri, kendince başarısız olarak niteleyebileceklerini en çok da..Bu başarısız terapilerden birinde hasta koltuğunda oturmuş olan Philip'i bulur..Philip ise dünyayla iletişimini kadınlarla kurdugu cinsel ilişkiler üzerinden sürdüren bir fanidir.. Julius'un düzeltemediği bu durumun Schopenhauer okuyarak üstesinden geldiğini söylemektedir..

Derken anlaşırlar..Philip Julius' a Schopenhauer' u anlatacaktır ve de karşılığında Julius' un grup terapisine katılıp iletişim becerilerini geliştirecektir..

Benim için "bir soluk" kitaplardan biri oldu..


Olmazlar oldurulur, duyulmayanlar konuşulur..Masal yazmak isteyenler kıskançlıkla tanışır, masal okumayı sevenler dikkat kesilir..Ben her ikisini de yaşadım "Puslu Kıtalar Atlası"nda..

İhsan Oktay Anar' ın ilk romanı..Ve sanki yazmamış da konuşmuş kadar akıcı bir okuma oldu benim için..Okunası, sonra bir daha okunası, sonra dönüp tekrar okunası..

Bu romanın bir platosu var zihnimde, karakterler bilinçaltımda bir yerde yaşıyor artık, hiç anlamam aslında ama sanki senaryolaştırılsa benden iyi kimse çekemez gibi hem de..

Felsefe var bu romanda diyorlar, emin değilim, felsefe hayatsa kanlı canlı, evet var..

Bir de İstanbul değil, Konstantiniye..

"Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.."




Ben Elif Şafak'ı hep okurum, Orhan Pamuk yeni bir kitap yazdığında nasıl heyecanlanırsam aynısını hissederim Elif Şafak' ın her yeni kitabında.."Aşk" çıktı, aynı şeyi hissettim..Bende kitaplarla ilgili bir hazzı erteleme durumu vardır..Aşk çıktığında da aynısı oldu, uzun bir süre baktım, bazen bir kitapçıda aldım elime inceledim, en sonunda aldım..Bir süre evde bekledi, önce Turgut okudu, okudukça anlattı, anlattıkça merak ettim, zaman zaman elimdeki kitapla ilgili motivasyonumu bile kaybettim..

Okudum..

Kitap Mevlana ve Şems'in ilahi aşkını anlatıyor, bu hikayeyle el ele ve iç içe Ella ve Aziz aşık oluyorlar, tasavvufla günümüz "desperate housewife" halleri el ele..Tasavvuf Versus Modern Hayat Halleri bazen de..

Önce..Şems ve Mevlana ile ilgili daha çok okumaya karar verdim, tadı damağımda kaldı çünkü..Burdan az anlatılmış hissim anlaşılıyor..Bir kitaptan herşeyi "dinlemek" beklenir mi? Tabiki beklenmez..Ama az işte, bir şekilde az..Ya da eksik..

Sonra..Kitabın "günümüzdeki" kadın kahramanıyla empati kurdum..Böyle bir "gidivermeli" ruh hali var mıdır, kesin vardır..Hatta var diyebilirim, "vardır" demekten daha samimi...Ama o da eksik kalmış..O da eksik anlatılmış..Bu kadar defosuz ve bu kadar direkt olamaz, hele de hayatı obsesif kurallar silsilesi haline getirmiş biri bu kadar kısa zamanda ve bu kadar kolay dö-nüş-mez!!!Eninde sonunda dönüşür, ama hesaplaşmalar bu kadar sancısız olmaz..

En son ise...Ellerine sağlık Elif Şafak, mümkünse o kırk kuralı çerçeveletip asmalı ruhumun ve evimin her yerine, en çok da minik oğlumun büyüme hallerine..



Okumak için bir süre beklettiğim ve okunacaklar rafında her gördüğümde heyecanlandığım şahane roman..Okuyan herkesin hakkında güzel şeyler söylediği bir roman..Ben bekletirken eşim okudu dayanamayıp ve final dahil dinledim ondan..Ama okurken hiç heyecanımı kaybetmedim, ne olacağını biliyor olmama rağmen..

Afganistan'daki can yakan ve insanları vatansız bırakan değişimin öncesi ve sonrası romanda fon, Hasan ve Emir'in sadakat, güç ve "vicdan" üçgeninde dönen sıradışı arkadaşlıkları..Birinin hiçbirşeyden haberi yok, yaşıyor hayat ona ne sunarsa, hayata ve hayatındaki "efendi"lere sonsuz sadakatle..Diğerinin ise hayata dair farkındalığı oldukça yüksek, sadakat çok geç tanıştığı bir kavram ve güç ne demek hem sahip olarak hem de kaybederek deneyimlemiş, en nihayetinde vicdan denen olgu tüm hayatını kaplamış..

Hızlı okuyanlar için iki günde soluk soluğa biten türden..



Okudugum ilk kitap "deliliğe" dair..

Kaybolmuş ya da kendini kaybolmuş hisseden bir genç kızın "akıl hastanesi" günlerinin anlatıldığı roman..Bir özyaşam öyküsü tadında, zaman zaman akıcı, zaman zaman sıkıcı..

Ama her şekilde okunası..


















Ben Orhan Pamuk kitaplarını severim..Kişi olarak sever miyim, yurdum mevzularıyla ilgili açıklamalarını talihsiz ve de özensiz hatta ihanet tadında bulur muyum uzun mevzu..Bence ihanet ediyor demek için kişiyi çok iyi tanımak ve de durumla ilgili ne kadar sorumluluk hissettiğini bilmek gerekir..Banane kardeşim, hiç de mesul değilim yurdum insanından diyorsa -ki diyor mu bilmiyorum- çok da varmam üstüne..Ama ben her daim mesul hissederim kendimi yurdumla ilgili her mevzuda..


Ben Orhan Pamuk kitaplarını severim..Çıktı mı bir yenisi beni bir heyecan sarar...Billboard larda falan görünce, abartma kardeş diyesim gelir ama gene de parayı verip kitabı çantama attım mı evimin ve güzel demlenmiş bir bardak çayın özlemi sarar beni, heyecanım katlanarak devam eder..Çalışmadığımı ve de ara vermeden-yaşamsal ihtiyaçlar hariç- kitap okuyabildiğimi hayal ederim (Bu benim favori hayalimdir, annemin ki ise çay, oda dolusu kaşarlı tost ve kitap imiş çocukken, nedense söylemek istedim).. İşten izin almak fikri çok iyi hissettirir kendimi ama yaz tatili fikri bu fikirden hızla vazgeçirir beni..

Masumiyet Müzesi..Çoktandır kütüphanemde biriken kitapları okumadan yenisini almama kararımı başarıyla uyguluyordum..Ta ki Turgut iyi seneler deyip hergün sayıkladığım Masumiyet Müzesini elime tutuşturana kadar..Nedendir bilmem bu sefer eskisi kadar büyülenmedim..Her Türk insanı gibi bir şüphe mi kapladı içimi bilmiyorum, oysaki ön yargı kadar bana acı veren bir durum yoktur, en acımasız öz eleştiri oklarım yuvalarından fırlar içsel ön yargı dedektörüm öttüğü anda..Ama diğer kitapları kadar bayılmadım Masumiyet Müzesine..

Gerçekçi mi gelmedi..Gereksiz uzun mu geldi (ben bayılırım aslında uzun kitaplara, uzatılmış değil uzun kitaplara)..Hikaye mi içimi sıktı..İç sıkıntısıyla okudum hep..Ama okudum, durum kendi adıma çok fena değil, iyi ki de okudum, benim de müze açasım geldi..

Kitap 30 yaşında sosyetik ama iyi eğitimli ve de kafası güzel çalışan bir adamın gayet kendine uygun sosyetik ve kafası güzel çalışan bir kızla evlilik arefesindeyken gidip bir tezgahtara aşık olmasıyla başlar..Bu aşk başta cinselliğin cazibesi gibi görünür okura..Ama sonra sosyetik zenginimiz ayrılır nişanlısından ve de düşer bu aşkın peşine..Bu aşkın peşine düştüğü yıllarda "anı" mahiyetinde ne varsa toplar (çalar?!?) ortak alanlarından ve biriktirir..Bu bazen bir toka, bazen kızımızın yemek yediği bir çatal, bazen kızımızın içtiği sigaranın kültablasına basılmış izmariti..Bu kısmı vurucu oldukça, kızımızın sigara söndürme biçimlerinden o günkü ruh halini tahlil edebilecek kadar "bir" olmuştur zengin sosyetiğimiz durumla ve aşkıyla..Final ise içimi yaktı diyim, siz okuyun bence bir kitabı..

Benim de vardır müzem..Adına da Masumiyet Müzesi değil de "Geçmiş Zaman Olur ki.." ya da "Hisli Geçen Zamanlar Müzesi" diyelim..Eserlerden seçmece sunacak olursam..Bir adet Kuzguncuk Çınaraltı ndan alınmış kültablası, bir adet Cumhuriyet Meyhanesi Türk kahvesi fincanı, onlarca adet "koca"man Turgutumla gidilmiş tiyatro bileti, Rüzgar'ın sünneti için hastene giriş kartı ve hasta bilekliği, hamile olduğumu öğrendiğim BetaHCG sonucum, gidilen tatil beldelerinden alınmış şirin ve kesinlikle elyapımı magnetler (herşeyde olduğu gibi magnet te de mümkünse handmade..), babamın anneme yazdığı mektuplar, kimin kim olduğunu bile çoğu zaman bilmediğim ama yılda en az bir kere açıp baktığım siyah beyaz aile fotoğrafları, üniversite yıllarında yurtta arkadaşlarımızla birbirime bıraktığımız notlar ( bir tanesinde Iraz benim beyazları da yıkarsan ne süper olur yazıyor, onu bile saklıyorum), Saçlarımı ortadan ayırdığım ve sanırım obezite sınırlarını sorladığım günlerime ait vesikalık fotoğraflarım, lise montum ve eteğim hatta okul armalı t-shirt üm, Anadolu Liseleri sınav giriş belgem, veni vıdı vıcı yani..

Bence müzesi olan insanlar az biraz derinlik taşırlar..Aslında çokça taşırlar demekten beni alıkoyan şey tevazu sahibi olmaya verdiğim önemdir..

Önceki Kayıtlar Ana Sayfa