Blogger Template by Blogcrowds

09 Ekim 2009 Cuma

Şebnem İşigüzel, Hanene Ay Doğacak


Bu kitabın bendeki karşılığı özetle hasettir desem..

En sevdiğim kitaplar listesinde ilk ondadır desem..

Şebnem İşigüzel bu kitapla Yunus Nadi ödülünü aldığında sadece 20 yaşındaydı desem..

Bunları ben yazmak istiyorum dediğimi öyle net hatırlıyorum ki..Sonra kitabın ilk sayfalarındaki sansür çığlıklarını, siyah bantlı satırları..Ölü sevicilikten bahsettiği için mi, ensesti anlattığı için mi, kendi sesini duymaktan hoşlanmayan bir millet olduğumuz için mi..

Seni seviyorum Şebnem İşigüzel..

Yattığım yerden gökyüzünü görüyorum. Gökyüzü yıldızsız. Hava yarın kapalı olacak. Belli de olmaz ya, bazen böyle gecelerin sabahları günlük güneşlik olabiliyor. Toprağın kokusu geliyor. Unutmuşum pencereyi kapatmayı. Şimdi gelir birisi, sorması gerekliymiş gibi: “Geçti mi başının ağrısı?” der. Sesimi çıkarmam, uyudu sanırlar. O zaman pencereyi de kapatır gider.
Sofrayı kaldırıyorlar. Tabak, çanak, bıçak, çatal sesleri içimi kıyıyor. Televizyon kimse tarafından izlenmese de açıktır. Bu evde yaşayan herkes sağırmış gibi de sesi ortalığı inletir. Babaanne de rahatsız olup kıstırmaz şunun sesini. Ablam kızını uyuturken kısar biraz. Ufaklık da yattığı yerden bağırır:
“Açın sesini, ben onu dinleyerek uyurum.”
Çocuklar nedense sever kalabalıkta, gürültüde bir yere kıvrılıp uyumayı. Ben de öyleydim küçükken. Düğünlerde masa üzerlerinde uyumasını severdim. Bütün çocuklar gazoz kapağı ve kamış toplama telâşındayken benim uykum geliverirdi. Orkestra ve insanların sesi uğultuya dönüşürdü. Annem başımın altına yastık niyetine hırkasını katlar koyardı. Bana zor gelen, uyandırılıp eve kadar yürümek zorunda kalmaktı.
Uyanmamak için diretmiştim bir keresinde. Omuzlarımdan tutup sarsmıştı annem. Babam hafiften bir tokat da atmıştı. Kaç yaşındaydım o zaman? Altı mı... yoksa beş mi?.. Annem sinirli ve bıkkın, hırkamı giydirirdi. O zaman da gözaltlarında torbalar vardı. Zaten o kış bir böbreğini aldırmak zorunda kalmıştı. Alnındaki derin çizgiler de yeni yeni oluşmaya başlamıştı. Kırmızı ruju gecenin o saatinde çoktan çıkmış, dudakları beyaza yakın bir pembeye dönüşmüş olurdu. Saçlarının diri dalgalarıysa çoktan çözülmüştür.
Düğünlere giderken yakası açık mor giysisini giyerdi. Oturmaktan etekleri buruşurdu. Giysisinin sedefli düğmeleri, düğmelerin içinde ise sadece benim görebildiğim renkler vardı.
Düşündüğüm çıktı. Bizim küçük kız, televizyonun sesini açmalarını söylüyor. Birisi geldi; oğlan kardeşim olmalı. Komünistlerle birlikte duvarlara yazı yazıyor. Geçen gün okulun duvarındaki yazıyı işaret etti. ‘Faşistlere ölüm.’ O yazmış.
“Faşist ne demek?” diye sordum.
“Anlatsam da anlamazsın,” dedi.
Sonra böyle söylediği için pişman oldu.
“Bizim karşımızdakiler,” dedi.
Okuduğu kitaplardan birşeyler anlatmaya başladı. Göz ucuyla tekrar baktım yazıya.
“Aceleyle yazmışsın,” dedim.
“İbneler gelip sıkıştırırlar diye...”
“Faşistler ibne de mi oluyorlar?”
“Lâfın gelişi.”
Babam küfrediyor. Ellerindeki boyaları iyice çıkaramamış olmalı ki, komünistlerle yazı yazdığını anladı. Kötü şeyler söylüyor: “Sen de,” diyor, “sen de öteki piçler gibi televizyon seyredip odana gidip otuzbir çeksen ne olur sanki?” Aşağılıyor onu. Babam böyle konuşur, ama televizyon seyretmez. Tanrı bilir otuzbir de çekmez. Babaannem araya girmeye çalışıyor. Ablamsa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Annemin birazdan böbrek sancısı tutar. Kasılır kalır. Salondaki sert kanepeye sırtüstü uzanır. Gözü duvardaki gençlik resmine takılacak olursa başını çevirir. Belki ağlar da... Gözyaşları, dinmeyen sızılarına mıdır, yoksa mutsuz çocuklarına mı?
Annesine daha başka bir yaşam yakıştırdı:
İnce uzun parmaklı elleriyle elyazması değerli bir kitabı karıştırmalıydı. Pahalı parfümünün cezbedici kokusundan kendisini alamayan antikacı,
“Kaçıncı yüzyıldan kalma bu kitap?” sorusunu ikinci soruşunda anlayabilmeliydi.
Uyandığında başucunda sevgilisinin bıraktığı iki dizelik şiiri bulmalıydı. Uzun kirpiklerini aralayarak bir sis perdesinin ardından ince uçlu siyah mürekkepli kalemle yazılmış şiiri ağır ağır okumalıydı. Gülümsemeliydi. Gülümseyişini yatağına gelen kahvaltı tepsisindeki gümüş şekerliğin üzerinde de görmeliydi. “Ne kadar mutluyum,” diye geçirmeliydi aklından. Hemen ardından düşünmeliydi: “En son ne zaman mutsuz oldum?”
Hatırlaması biraz zaman almalıydı, inci kolyesinin kopuverip tanelerinin ortalığa saçıldığı günü... Hayır, inci kolyesinin kopması mutsuz etmemişti onu, yalnızca yere eğilip o kalabalıkta inci tanelerini toplamak istemeyişine üzülmüştü.
Annemin ağrıları dinmiş olmalı ki ayak sesleri geliyor. Sonra ablama çocuğun üzerini örtmesini söylüyor. Ablam yine telefon başında. Bu konuşması da ötekiler gibi uzun sürecek ve yine mutsuz evliliğini anlatıp duracak. Küçük kardeşinin komünist olduğuna ne kadar üzüldüğünü de söylemeden edemeyecek. Şimdi konuşurken sol bacağını sürekli sallayıp duruyordur. Annem kaş göz işaretleriyle konuşmasını bitirmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordur.
Babaanne, her zamanki gibi şeytan tırnaklarını kesiyordur. ‘Şeytan tırnağı’ ne kötü bir deyim. Küçükken bende de çok çıkardı.
Televizyonu kapattılar. Babaanne birazdan sessizlikten sıkılır, radyoyu açmalarını söyler. Sevdiği şarkıları duyunca kendisi de başlar mırıldanmaya.
Uçuk eflatun giysisi üzerinde, ‘Sahibinin Sesi’ marka gramofonun kolunu çeviriyor. Evin üç kızı ve arkadaşları tango öğrenmeye çalışıyorlar. Ayakkabıları yeni. Rengi gülkurusu gibi. Elörgüsü alacalı halının üzerinde ne kadar zarif kalıyorlar. Kaşları yok denecek kadar ince alınmış. Dudaklarını artık hafifçe boyayabiliyor. Ara sıra kapatıyor gözlerini, başlıyor tangonun sözlerini mırıldanmaya... Annesi, daha doğrusu babası, saçlarını kestirmesine izin vermiyor. Oysa ne çok istiyor kısacık saçları olmasını. Birden şeytan tırnaklarını fark ediyor. Bırakıyor tangoyu, şeytan tırnaklarını kesmeye gidiyor.
Çok yaşlandı babaanne. Birazdan tango öğrenmeye başladığı gençlik yıllarını anlatmaya başlar.
Annem yine bir karafatma yakalamış. Yan tarafta fırın var. Bu yüzden ev karafatma kaynar. Yine tuvalete attı yakaladığı karafatmayı. Sifonu da çekti. Babam sinirlendi: “Bir böcek için bu kadar su harcanır mı?” diye.
Sonra ben o böcek oldum:
Kocaman bir insan eli tiksinerek kavradı bedenimi. Derin bir su çukuruna düştüm. Buradan çıkamayacağımı biliyordum. Bu kadar ağır olabilir miydi su? Binlerce kez döndüm. Sonsuza kadar sürecek bir devinimdi bu.
Vazgeçtim. Devinim sürüyor. Bağırmalıyım. İşte odama birisi girdi. Sorması gerekli soruyu soruyor. Devinim sürüyor, ben sesimi çıkaramıyorum. Yavaşça kapatıyor pencereyi. Artık toprak kokusunu duyamıyorum. Bir kolum yataktan aşağıya sallanıyor. Kolumu alıp bedenime bitiştiriyor. Anne, vazgeçtim. Yanağımdan öpüp saçlarımı okşuyorsun. Belki daha soğumadım, ama artık soluk almıyorum, görmüyor musun? Anne, gözaltındaki torbalara ne oldu. Alnındaki derin çizgiler? Düğüne mi gidiyoruz yine? Yoo, siz düğünden gelmişsiniz, üzerindeki giysinin etekleri buruşmuş. Bu giysi mor değil miydi? Yoksa bir de fıstık yeşili mi vardı? Sedefli düğmelerini niçin söktün? Saçlarının diri dalgaları çözülmüş. Oysa kırmızı rujun hâlâ dudağında.
Anne, vazgeçtim diyorum. Duymuyor...
Kardeşim giriyor odaya.
Elinde bir kutu boya ve fırça var.
“Babamın odasına,” diyor gülerek; –gülmekten konuşamıyor– “duvarlarına yazılar yazdım. Dedim ki: ‘Faşistlere ölüm, kurtuluşumuz yakın.’ Bunları kıpkırmızı boyalarla yazdım duvarlara.”
Hâlâ gülüyor. Gözlerini kısmış, bazen iki büklüm oluyor. “Sonra çıkardım bıçağı,” diyor. “Senin gibi faşist köpeği doğramalı dedim. Korktu. Şişko bedenini duvara dayadım. Pantolonunun önünü açıp otuzbir çek, diye bağırdım. Bıçağı iyice yaklaştırdım karnına. Otuzbir çekti gözlerimin önünde. Ben gülmeye başlayınca durdu bir an. Tekrar dayadım bıçağı karın boşluğuna, devam etti.”
Odadan gülerek çıkıyor. Merdivenleri ağır ağır çıkarken kahkahası geliyor hâlâ.
Elinde fincan, babaanne giriyor odaya. Üzerinde uçuk eflatun bir giysi, fermuarını kapamamış. Fala niyet tutulmuş kahve fincanını aynalı dolabın üzerine koyuyor.
“Makas nerede?” diyor aceleyle.
Çekmeceleri hızla çekip kapatıyor. Makası buluyor sonunda. Uzun beyaz saçlarını bir kerede kısacık kesiveriyor. Sonra eline saç fırçasını alıp özenle tarıyor.
“Ne güzel oldum,” diyor. “Niçin izin vermediler ki bunca zaman saçlarımı kestirmeme. Önce babam, sonra kocam, sonra da oğlum. Bak ne güzel oldum. Bak ne güzel oldum.”
Şimdi kendi kendine dans ediyor. Sonra birden iki elini yan yana getirip bana doğru uzatıyor.
“Bak, şeytan tırnaklarımın hepsini kestim.”
Aklına dolabın üzerine koyduğu kahve fincanı geliyor.
“Senin için kapattım bu falı,” diyor.
Başucuma oturup başlıyor fal bakmaya:
“Hanene ay doğacak; apak fincanının dibi.”
Sonra hızla pencerenin kenarına gidiyor. İçeri sızan soluk ışıkta tekrar bakıyor fincana, diyor ki:
“Bir tek kahve tortusu bile yok.”
Gözlerini dehşetle üzerime çeviriyor:
“Sen ölmüşsün.”
Yattığım yerden gökyüzünü görüyorum. Gökyüzü yıldızsız. Hava yarın kapalı olacak...

02 Ekim 2009 Cuma

Ahmet Altan, Aldatmak


Ahmet Altan' ın yazdıklarını okumam gerekir gibi hissettiğim bir dönem vardı hayatımda, sanırım 22- 23 yaş civarı..Bu kitap da yanılmıyorsam o dönemime rast gelir..

Rast geldiği bir başka şey ise Ahmet Altan' ın Amerikan filmlerinden kopya çektiğini düşündüğüm içimi bayan ve "ben" olmayan bir ruh halidir..

İnsanlar gerçek hayatta genellikle böyle yaşamamaktadırlar ya da yaşayan bir kesim varsa da bu kesim sağlıksız ruh halinden muzdarip, obez egolara sahip, narsistik buhranlar geçiren zavallı bir kitledir.

Aldatmak ise..Özetle zengin ve kariyerli bir kadın heyecanlanıyor bir erkek için, cinselliği de barındıran türden bir heyecan bu..Sonra birşeyler yaşıyorlar ama bitiyor..Kadın aynı heyecanı sürdürmek için kleptomanik bir ruh haline bürünüyor, çalıyor..Sonra ortaya çıkıyor..Sonra kitap bitiyor..Sonra ben sıkılıyorum bu tür kitaplardan, bir daha Ahmet Altan okumuyorum..

Bir de bu kitabın çalıntı olduğu iddiası da var ki..

25 Eylül 2009 Cuma

Ahmet Ümit, Bab- ı Esrar



Ahmet Ümit' in diğer kitaplarını öğrencilik yıllarımda evden okula giderken ve dönerken okudum otobüslerde. Kolay okunan ve bende merak uyandıran kitaplardı hepsi. Ama Bab- ı Esrar' ı meraktan değil, Aşk' ı okuduysan bir de bunu oku diyenlerin sözünü dinlediğimden okudum.

Bence Aşk ve Bab- ı Esrar aynı türün romanları olmadıkları gibi aynı cümle içinde eleştirilmemeliler de. Aşk tasavvufi bir birikimin özü bence, Elif Şafak adına..Bab- ı Esrar' da ise sığ bir tasavvuf içselleştirmesi, garip ve mistik bir kurgu var..

Yani bence olmamış..Ne maneviyatıma ne de cinayet romanları seven içimdeki küçük kıza hitap edemedi.

Ve de bence Kimya Hatun' u Şems öldürmedi..

18 Eylül 2009 Cuma

Saide Kurs, Kimya Hatun



Önce Aşk' ı okudum..Sonra Kimya Hatun' u oku dediler, aldım okudum.

Herşeyden önce kötü bir çeviri olduğunu belirtmem gerek..Çeviri hatalarının dışında yazardan kaynaklanan tutarsız bir anlatım dili var, bazen Kimya Hatun anlatıyor bazen yazar, ama bu geçişler ani ve anlatım bozukluğuna sebep olacak şekilde özensiz..

Kitapta ise..Kimya Hatun Mevlana' nın üvey kızı..Aşk' ta eti senin kemiği benim diye Mevlana' ya teslim edilmiş bir mürit idi, bu romanda ise Mevlana' nın ikinci eşinin ilk evliliğinden olan kızı..

Mevlana' nın haremi sıkıcı, boğucu ve fazla tutucu..Dedikodu dolu..Kimya Hatun burda sıkılıyor..Tek eğlencesi Alaaddin ve onunla geçirdiği zamanlar..Şems geliyor birgün, herşey daha da kötü oluyor. Mevlana adeta yoldan çıkıyor(!). Dindar olsam burda töbe haşa derdim değil mi, ama öyle, yani bu kitapta öyle.Mevlana yoldan çıkıp içki, müzik ve eğlence alemlerine dalıyor. Şems de öylesine nefsine düşkün ki, Kimya Hatun' a aşık oluyor ve onu kendine eş olarak alıyor..Çok kıskanıyor, eve kapatıyor, derken döve döve öldürüyor Kimya Hatun' u..

Olur mu böyle şey?!?Bu kitap bende öfke uyandırdı desem, cehaleti çağrıştırdı desem, taraflı yazılmış desem, bence yalan dolan dolu desem..Desem ha desem..İnanmadım desem..

Şems gibi bir güneşin, Mevlana' nın güneşinin, bunca nefsiyle ve zaaflarıyla hareket etmesi, bunca zaafının esiri olması, bir canlıya bilerek ve isteyerek acı vermesi, aşk dolu Mevlana' nın da buna ses etmemesi..

Bu kitabı okumasanız da olur desem..

...Baba sevgisinden mahrum kalmış olmam,beyaz hayat defterimdeki tek kara lekeydi.Şimdiye dek kimse bana gerçek aşkın erkeklere ait bir hak olduğunu,dolayısıyla babam olsun veya olmasın bir erkeğin eninde sonunda annemi benden alacağını ve beni bir düğün alayının çıkardığı toz bulutları arkasında yalnız bırakacağını anlatmamıştı...

11 Eylül 2009 Cuma

Orhan Pamuk, Sessiz Ev



Orhan Pamuk' un ikinci romanı.

Üç kardeş babaannelerini ziyaret etmek için İstanbul' a yakın Cennethisar kasabasına gidip orada bir hafta geçiriyorlar ve roman bölüm bölüm birinci tekil kişilerin ağzından anlatıyor olan biteni..Torunlardan biri tarihçi, biri devrimci, diğeri ise zengin olmak istiyor. Babanneye bakan bir de cüce Recep var..

Okuduğum en gerçekçi romanlardan biri, -mış gibi yapmayan ve "evet trajik ama hayat bu" dedirten yaşantılar..

Roman 1984 Madaralı Roman Ödülü' nü ve 1991 Prix de La Découverte Européenne (Avrupa Keşif Ödülü) almış..

En aklımdan çıkmayan ise Anadol..Bir Anadol' um olsun istediğimi çok net hatırlıyorum..

04 Eylül 2009 Cuma

Irvin Yalom, Nietzche Ağladığında


Öğrencilik yıllarımın vazgeçilmezlerinden biridir bu kitap..Ve de çok sevgili Irvin Yalom..Keşke bir dönem öğrencisi olabilsem dediğim hoca..

Kitap Nietzche' nin hayatını psikanalizden beslenerek anlatıyor..19. yüzyılda yaşamış psikanalizin kurucusu Sigmund Freud' a Josef Breuer ve Lou Salome eşlik ediyorlar roman kahramanı olarak..

Nietzche' yi henüz kimse tanımıyor, hayatını izole olmuş bir şekilde sürdürüyor ve umutsuz..Lou Salome onu Josef Breuer' e götürüyor..Psikanalizin gizli kurucularından Dr. Breuer biraz da Salome' nin güzelliğinin ve entellektüel gücünün etkisiyle tedavisini üstleniyor..

Kitabı okuyunca psikanaliz tarihinde Breuer' in önemli yerini daha iyi kavrıyorsunuz, Freud' un beslendiği sosyal çevreyi ve de..Freud ve Breuer arasındaki psikanalize dair diyolaglardan ayrı bir kitap çıkar bence..


...İnsanlar vedalaşırken, genellikle olayın sürekliliğini inkar eden sözler dile getirmeyi severler: Birbirlerinden ayrılırken 'Auf Wiedersehen' yani tekrar görüşene kadar, derler. Yeni bir araya gelme planları yapmakta çok aceleci davranırlar, ama bunu unutmakta daha da acelecidirler...
"Bilinçli bir anınız yok" dedi Nietzsche. "Ama anılarımızın çoğu bilinçaltında varlığını sürdürür."
"Yaşarken yaşayın!"


28 Ağustos 2009 Cuma

Ece Temelkuran, Ağrı' nın Derinliği


Ece Temelkuran' ı yıllar önce Kapadokya' da bir kadın zirvesinde dinlemiştim, bana fazla maskulen ve fazla iddialı gelmişti, belki de heyecanlıdır ve böyle örtüyordur üstünü diye geçiştirmiştim, anlattıklarına katılıyordum çünkü..Anlattıkları kadın olmak,erkek olmak ve bu bu haller üzerineydi..

Ağrı' nın Derinliği' nde ise Türk olmak ve Ermeni olmak üzerine yazmış..Ermeni olmak üzerine yazmış demek bence daha doğru çünkü araştırması hep bu yöne kaymış, Paris ve ABD' deki Ermeni Lobisi' nin önde gelen isimleri ile görüşmüş, Ermenistan' a gitmiş ve "içi titreyerek" Soykırım Müzesi' ni gezmiş, Türk tarihçilerle konuşmamaış ama ya da onların anlattıklarına içi titrediyse de bizi haberdar etmemiş bu ruh halinden..Onların acılarını ve gerekçelerini dinlemiş hep , Türklerin değil..

Ben sokakta kavga eden iki çocuk görsem, önce dayak yemiş olanın saçını okşarım haksız o olsa bile,dayak atan birşekilde daha güçlü ve dövülmenin ezikliği ile baş etmek zorunda değil diye, dayak yemek ruhu da çok acıtır diye..Öteki zaten öfkesini atarak biraz iyi etmiştir kendini diye..Ama sonra döner dayak atanı da ddinlerim mutlaka, genellikle anlatırken onun da dudakları titrer, onun ruhuna da ağır gelmiştir yaşadıkları, zaten almıştır alması gereken dersi kendiliğinden çoğu zaman, hele bir de damgalanma ve dışlanma korkusu öyle ürkek yapar ki onu da, yersiz savunmalar bile kaçınılmazdır..

Şimdi bu kitapta Ermeniler yerde yatan dayak yemiş çocuk,ve yazar bizi tam olarak anlattığım ruh haline büründürmek istiyor..Yani onu iyi etmeye uğraşıyor ama tarafsız kalmak için de anlamsız bir çaba içinde..Sadece dayak yiyenin saçlarını okşayarak tarafsız kalınmayacağını öğretmemiş olabilir mi hayat ona, bilmiyor mudur dönüp ötekine neden yaptın demesi gerektiğini ve illa ki sonuna ne için olursa olsun, haklı da olsan bu kadarını yapmamalıydın demenin gerçek adalet olduğunu..

Sadece dayak yemiş olmanın tek başına masumiyeti temsil etmediğini bilmemek mümkün müdür..

Kitapta Ermenilerin en büyük problemi soykırım iddiaları değil de vatansızlıkları, bu topraklarda yani Anadolu' da bir zamanlar yaşadıklarının hatırlanmasını istemeleri imiş gibi bir aktarım söz konusu..Ağrı Dağına olan aşkları..Çocuklarını da bu özlemle ve bu acının aktarımıyla büyüttükleri..Eğer sadece bu ise Ermeni meselesi, saygı ile kucaklarım bu özlemi, hep birlikte hatırlayalım, burası onların da vatanı idi bir zamanlar derim en ön saflarda..

“ Ben senin bir zamanlar öldüğünü ispatlamanı istemiyorum. Ben, benim ülkemin senin bir zamanlar bu topraklarda yaşadığını hatırlamasını istiyorum, bu daha önemli, bu daha gerekli şimdi.. ”

21 Ağustos 2009 Cuma

Knut Hamsun, Açlık



Kütüphanemde bekleyen ama elime aldığımda iki günde biten türden..İki gün boyunca neden o kadar çok yemek yediğimi ve doy-a-madığımı düşününce, gerçekçi anlatımına ve Behçet Necatigil' in muhteşem çevirisine suç bulmamak mümkün değil..

Kitabı okurken açlıktan ne kadar korktuğumu fark ettim..Ahlaklı olmanın hiç bir durumda kişiyi terk etmediğini ve de..Bu ahlaklı kitap kahramanı 1800 lü yıllarda yaşıyor, çoğu zaman aç ve tek geçim kaynağı yazdığı makaleler, ama açlığın sebep olduğu fizyolojik ve psikolojik buhranlar çoğu zaman yazmasına da engel oluyor..Kitap bunu anlatıyor; açlığı, yazamayı ve yazamayacak hale gelmeyi, ahlaklı olmayı ve kalabilmeyi, açlığın kişiyi ne hale getirdiğini..

Knut Hamsun Nobel Ödüllü bir yazar, başarıyı yakalamaya başladığı eseri ise "Açlık", öncesindeyse açlık onun da hayatının gerçeklerinden biri,inadırıcılığını buna borçlu bu kitap..

14 Ağustos 2009 Cuma

Maria Montessori, Annelik Sanatı



...Latin şairi Juvenalis demiş ki; "Saygıların en büyüğünü çocuğa borçluyuz"...



İtalya'nın ilk kadın doktoru Maria Montessori' nin yazdığı Annelik Sanatı' nda bugünlerde aklım..Rüzgar 6 aylıkken okumuştum, şimdi yaklaşık 14 aylıkken ve evde "Ben de varım!!!" vurguları artmışken tekrar okudum altını çizdiğim her satırını..Yazmassam olmaz dedim..


Bir:
Çocuğun kişilik gelişiminin çocuk adına çilelerle dolu olduğunu; çocuğun yeteneklerini hayata geçirmek için ortaya koyduğu çabanın saygıya değer olduğunu ve de bunu başarabilen çocukların coşkunluğunu anlatıyor her fırsatta kitap ve en can alıcı cümlelerden biri; çocuğun insanoğlunun babası olduğu..


İki:
Her çocuğun bir duyarlılık dönemi hatta dönemleri olduğuna dair örnek şahane.Kelebek yumurtasındaki tırtıl kabuğunu delip dışarı çıktığında ışığa duyarlıdır, ışık sayesinde dalın ucuna ilerler ve taze yapraklarla oburluğunu giderir.Tırtıl başka besinler yiyecek kadar büyüyünce ışığa duyarlılığını kaybeder!!!Yani bu duyarlılık döneminin yararlılığı bitmiştir; çocukların duyarlılık dönemleri temel öğrenme açlıklarını tam da duyarlı oldukları dönemde gidermeleri gerekliliği ile çok önemsenmelidir.Eğer bir duyarlılık dönemi es geçilirse o döneme has bir keşif olanağı bir daha gelmemek üzere yok olur.Bu duyarlılık dönemleri aşağı yukarı beş yaşına kadar sürermiş ve de.



Üç:
Çocukların kapris olarak nitelendirilen halleri mutlaka dikkate alınmalıdır.Bu hallerden sonra sıklıkla sakin bir döneme girer çocuk.O zaman bu hallerinin nedeni bulunmalı ve ihtiyaçları giderilmelidir.Nedeni bulduğumuz zaman çocuğu anlayabilir ve onunla işbirliği yapabiliriz.Çocuğun kendince tutturduğu gelişim yoluna "Onu yapma, bunun için çok küçüksün" diyerek engeller koyduğumuzda aldığı hallere sıkça huysuzluk der geçeriz.Ama nasıl ki her hastalık aslında işlevselse, yani bedenimize mücadele etmeyi öğretiyorsa; huysuzluğu da böyle değerlendirmeliyiz, yani çocuğun ilk huysuzlukları ruhunun ilk hastalıklarıdır.Her çocukça tepkinin huysuzluk olduğunu söylemek kolay, ama huysuzluk öyle sanıldığı kadar basit birşey değil ki. Huysuzluk herşeyden önce çözümlenmesi gereken bir sorundur.



Dört:
Hep der ya büyükler biz daha şanslı çocuklardık, kalabalıklarda ve oyunlarla büyüdük diye, Montessori de buna vurgu yapıyor.Belki o zamanlarda bedenleri daha büyük tehlike altındaydı çocukların, tıp bu kadar ilerlemiş değildi, çocuk ölümleri daha fazlaydı ama şimdi de çocuklarımızın ruhları tehlike altında.


Beş:
Evde düzen düzen diye tutturmam boşuna değilmiş, çocuklu ev dağinik olur diyenlere "Hayır, oğlumun bu dağınıklığı içselleştirmesini ve normal farz etmesini istemiyorum" dedim hep.O dağıttı ben topladım, şimdilerde onu da dahil etmeye başladım, gayet iyi kotarıyoruz anne oğul.Çocuğun düzene karşı son derece duyarlı olduğu aşama, önemli olduğu kadar esrarlı bir aşama imiş. Bu duyarlılık, çocukta bir yaşındayken başlayip iki yaşına kadar sürermiş.Çocukların doğaları gereği düzensiz olduklarına inanıla gelindiği için, dış düzene yönelik bir duyarlılık aşaması geçirmesini garipseyenler yanılıyorlarmış.Kitaptaki şu cümle özetliyor zaten herşeyi: "Çocuk çevresi tarafından biçimlendiğine göre, belli belirsiz bir yapıcı formulle yetinemiyor; ona kesin, dakik ve kararlı klavuzlar gerekli oluyor."



Altı:
Çocuk öyle amaçsız koşup zıplamaz.Sırf ortalığı alt üst etmek için onu bunu ellemez. Yapıcı hareketleri, yetişkinlerin hareketlerine dayanmaktadır. Onlara bakıp eşyaları nasıl kullandıklarını izleyerek işe girişir, onları taklit eder. Çocuk etraftaki yetişkinler gibi hareket etmeye çalışır, onların kullandıkları nesnelere el atar...Konuştuğum her anne çocuğunu oyuncaklardan çok gerçek hayat materyalleri ile ilgilendiğini söyler durur buna şaşırarak, kitabın bu konuda da söyledikleri var: "Büyüklerin bir başka yanılgısı da çocukların sırf renkli nesnelerle, cırlak renklerle ve şamata ile ilgilendiklerini sanmalarıdır."




Yedi:
Çocuk için yere yakın, doğru dürüst bir sedir hazırlanmalı, istediği zaman yatsın, istediği zaman kalksın. diyor Montessori, kendi tercih ettiği zamanlarda ulaşılabilir bir yatağının olması fikri içimi ısıtıyor, bunun hazırlığını yapıyorum..Tam da kendi seçimlerinde ısrarcı olduğu bir döneme geçmişken, uykunun seçenek olarak sunulması çok mantıklı.



Sekiz:
Üst düzeydeki hayvanlar yavrularının ihtiyaçlarına kendilerini ayarlarken, içgüdüsel olarak böyle hareket ederler.Anası yavru fili sürünün arasına getirdiği zaman, koskoca hayvanlar adımlarını yavrunun adımlarına göre ayarlarlar, yorulup durunca onlar da durur. Bizler ise şahane pusetler alırız yavrularımıza, sıklıkla şehir hayatına ve bize ayak uyduramayacaklarını bildiğimizden onlar pusette biz koşarak yaparız her işimizi.Gezmeye çıkardıkları zaman pekala yürüyebildiği halde arabaya oturturlar.Ben şimdilerde sırt çantama Rüzgar' a ne lazımsa koyup onun adımlarına uyuyorum dışarda.Her akşamüzeri iki saat, şükür ki zaman sıkıntım yok, olsaydı da 15 dakikamız bile olsa böyle geçirmesini sağlardım.. Sokakta her şeyle ayrı ayrı ilgileniyor, bazen bir karıncayı izliyor aralıksız 5 dakika.Ben napıyorum, duruyorum!!! Saygıyla onun keşiflerine onun kadar heyecanlamaya gayret ediyorum.



Dokuz:
Her çocuğun bir yaşam ritmi vardır ve ritm dilediğiniz anda değiştirebileceğimiz rastgele bir kavram değildir.Ona yardım bahanesi ile fincanı elinden alıp ben içireyim sana diye abanırız üzerine.Aslına dileğimiz yardım değil, bu kendimizinkine yabancı hareket ritmine son vermektir.Yetişkinler çocuğa aşağı yukarı böyle davranırlar.Bilinçsizce kalkar, çocuğun o doğal ama ağır ve hesaplı hareketlerini engellerler.Böylece bir sinek kovarmış gibi o tedirginlik konusunu ortadan kaldırıverir.Ama hangimizin aklına gelir ki yaptığımız o yersiz yardımlarla çocuğun yaşamını zehir etmekteyiz. Bunlar ömür boyunca acısını çekeceği çeşitli baskıların başlangıcıdır.



On:
Özetle Montessori der ki:
Alıştırmanın tekrarını ister çocuk, bıkamadan usanmadan, öğrenene kadar defalarca, bunu yapmalıyız mutlaka.
Özgür seçim yapmak ister, saygı duymalıyız.
Oyuncaklar' a ve oyuna bakışı Montessori metodunun en çok tartışılan noktalarından biri,kitapta diyor ki: "Elimizde önemli bir iş, önümüzde görülecek hatırı sayılır bir ödev varken hangimizin aklına oyun oynamak gelir, çocuk da öyle. Elinde önemli bir iş varken tutup da oyunla neden uğraşsın. Çocuk hiç durmaz, daha aşağı bir düzeyden daha üstüne çıkmaya savaşıp uğraştığı için her dakikasının her anının büyük değeri vardır. Oyuncakla oynama bu en nazik döneminde daha yüksek bir yaşamın temellerini atmakla uğraşması gereken çocuğa tanınan tek özgürlüktür. Dikkate değer bir seziyle psikanalistler hayal gücünün anormal gelişmeleriyle oyuna karşı aşırı ilgi belirtilerini ruhsal kaçış diye adlandırmıştır. Bunlara özellikle yetişkinlere fazla bağımlı çocuklarda rastlanır"
Ödüller ve cezalar 'ı gereksiz bulur Montessori yöntemi. Ödülün motivasyon arttırıcı olmadığını, çocuğun zaten özgür iradesi ile seçtiği ve ona dayatılmamış herşeyle ilgilendiğini; cezanın ise biz yetişkinlere göre hatalı olan davranışı azaltmadığını söyler. Temelde her ikisine de katılsam da biraz övgü biraz eleştiri hayatın tuzu biberi, benim en temel motivasyon kaynaklarımdır hayatta..
Sessizlik
Onur
Disiplin



Yöntem:
Alıştırmanın tekrarı
Özgür seçim
Hata deneyimi
Hareketlerin çözümlenmesi
Sessizlik alıştırması
Sosyal ilişkilerde düzgün davranış
Çevrede düzen
Kişisel temizliğe özen
Duyuların eğitimi
Okumadan ayrı yazma
Okumadan önce yazma
Kitapsız okuma
Özgür faaliyetli disiplin



Yöntemin uzak durdukları:
Ödüller ve cezalar
İmla klavuzları
Toplu dersler
Program ve sınavlar
Oyuncaklar ve şekerlemeler
Öğretmen masası
...

SONSÖZ
O çoğalmalı, ben azalmalıyım...



07 Ağustos 2009 Cuma

Yaşar Kemal, İnce Memed



Babamın beni Anavarza Kalesi' ne götürdüğü günü unutamam..Heyecandan ağlamaklı olmak ne demek, o hal demek işte..İnce Mehmet buralarda mı at sürmüş, Yaşar Kemal burdan mı beslenmiş her romanında, acaba benim de ruhumun bir kısmı buraya mı aitmiş, beklesem İnce Memed gelirmiymiş..

"Anavarza toprağı, binlerce yıllık ölü Anavarza şehri, sarp kayalığında kaleleri, delirircesine taşan Ceyhan ırmağı, Savrun, Sumbas çayları, kuşları, kartalları, çiçek azmanı çieçekleriyle, böcek azmanı böcekleri, bire bin veren tarlaları, akçasazı, sarı sıcağın altında buz gibi aydınlık çaykaralarıyla, tozlu yolları uçan balıklarıyla, verimli, doğurgan, durmadan doğuran bolluğuyla Çukurovanın ortasına, sıcağına serilmiş, sevdayla, şehvetle, rahat gerinir."

İşte böyle severim ben Yaşar kemal' i, e bir de bence hala Toroslarda gezinen, olmadı benim ruhumun erkek tarafında kendini gösteren İnce Memed..

Dört cilt, her birini bir haftada bitirdim..Çok üzüldüm bittiğine..Ah unutsam da ilk defaymış gibi tekrar okusam..Çukurovamın ,memleketimin en güzel insan sesleri, en güzel deyişleri, en ballı küfürleri, en nallı bedduaları, en erkek İnce Memed' i..

İnce bedenine kocaman kahramanlıklar sığdıran, küçükken Ağasına büyüdüğünde ise bu düzene isyan eden, bunun için yaşayan, köylünün umudu..İnce Memed ölmez, çünkü her yerde görür köylü onu,imi timi bellisiz olsa da..


"Alidağı tarafına doğruldu. Bir kara bulut gibi köyün içinden süzüldü, çıktı. Gözden yitti. Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzünün beş köyü bir araya geldi. Genç kızlar en güzel giyitlerini giydiler. Yaşlı kadınlar sütbeyaz, sakız gibi beyaz başörtü bağladılar. Davullar çalındı... Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan çakırdikenliğe gidip ateşe verdiler. İnce Memedden bir daha haber alınamadı. İmi timi bellisiz oldu. O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yanar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık parlar. Dağın başı üç gün üç gece ağarır, gündüz gibi olur..."

Önceki Kayıtlar